Çapkınlığa genetik tedavi


16/9/2008 · Kategori: Genetik

   Çapkınlar dikkat. Çok eşliliğin genetik olduğunu belirleyen araştırmacılar çapkınları ‘tedavi’ ederek sadık hale getiriyor. Şimdilik fareleri... ama yarın sıra size de gelebilir.
‘Klonlama’ ve ‘kök hücre’ gibi buluşlarıyla son dönemlerde insanları şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükleyen genetik mühendisleri sonunda en büyük bombalarını patlattı. Aşkın kimyasını enine boyuna araştıran bilim adamları artık küçük bir genetik müdahale ile yılların uslanmaz çapkınlarını dünyanın en sadık eşine çevirebilecek.
Bazı hayvanların (ve tabii insanların) neden çok eşliliğe yöneldiği sorusuna yanıt arayan bilim adamları işin sırrını son dönemde ABD'de geniş çayırlık alanlarda yaşayan bir tür tarla faresi üzerinde yaptıkları deneyler sonucunda keşfetti. Cinsel davranış ve tercihlerin beynin kimyasına bağlı olarak geliştiği anlaşıldı. Yani bireyi iflah olmaz bir çapkın veya sadık bir aşık yapan şeyler beyinde gizli. Eğer beyin kimyası ‘aşk ve tutku’yu birleştirebilen bir yapıdaysa o beynin sahibi ister istemez çapkınlığa elveda diyor, gözü ‘ilk göz ağrısı’ndan başkasını görmüyor.
 
SADIK FARELER

   Deneyin kahramanı tarla fareleri bilim dünyasında sadakatleriyle ünlü. Eldeki bilgilere göre, bu hayvanlar cinsel erginlik dönemine girer girmez ilk tanıştıkları eşleriyle başlattıkları beraberliklerini ömürlerinin sonuna kadar götürüyor. Erkekleri için hiçbir dişinin aşk oyunu, cilvesi onları yoldan çıkarmaya yetmiyor. Öyle ki, eşi çok erken yaşlarda ölse bile ömürlerinin geri kalan yıllarını yine de tek başlarına geçirmeyi tercih ediyor. Yani zinhar harama uçkur çözmüyor.Bu neden böyle? ABD'deki Emory Universitesi'nden Dr. Thomas Insel işte bu sorunun cevabını araştırırken yukarıdaki gerçekleri ortaya çıkarmış. Bulgularını açıklayan Dr. Insel'e göre, aşk düpedüz bağımlılık. Bu bağımlılığı oluşturan hayvanlar eşlerini asla terk etmiyor. Bu beyin kimyası ve sonuçta bağımlılık olgusu memelilerin de dahil olduğu hayvanlar aleminin yüzde 3'nde mevcut.
Sadakat ‘oxcytocin’ ve ‘vasopressin’ denilen iki tür hormonla ilgili. ‘Oxcytocin’ sosyal davranışlar üzerinde etkili olurken, ‘vasopressin’ hafızayla ilgili. Tarla farelerinde ilk cinsel beraberlik ve çift oluştuğunda beyindeki bu iki hormon üretimi artıyor. Yapay olarak bu hormonların miktarı değiştirilince de paralel olarak farelerin cinsel davranışları da değişiyor.
Dr.Insel bu hormonların insan ve çoğu hayvanda olduğunu söylüyor. Ancak tek eşlilerde beynin bağımlılık ve özlem duygusunu kontrol eden bölgesinde ortaya çıkıyor. Yani sadık aşıklar, beyinlerindeki bu hormonal dengeler nedeniyle partnerlerine bir tür bağımlı hale geliyorlar.Deneyin bundan sonraki aşamasında sözü edilen sadık aşık tarla faresinden alınan genler, önüne gelen dişiyle yatan çapkın farelere verildi ve sonuçlara bakıldı. Gerçekten de tarla faresinin geni verilen çapkın fareler akıllanıp eşlerine son derece sadık aşıklar haline geldi.
Dr. Insel araştırmalarından insanlar için bir aşk iksiri üretilmesi gibi bir sonuç çıkmayacağını ancak ebeveynleriyle normal bir ilişki geliştiremeyen otistik çocuklar için ilaç yapılabileceğini belirtti.

Amerikalılar seksten bıktı

   Amerikalılar Başkanları Bill Clinton’un çapkınlıklarını hoşgörüyle karşılamaya devam ediyorlar ama yapılan bir araştırma ABD halkının artık seksten zevk almadığını ortaya çıkardı.Chicago Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmaya göre, seksten keyif almama özellikle genç kadınlar arasında yaygın.Amerikalı seksolog Dr. Alfred Kinsey'in 1948 yılında yayınladığı ünlü ‘seks raporu’ndan bu yana gerçekleştirilmiş olan en kapsamlı araştırmada Amerikalı kadınların % 43'ü, erkeklerin ise % 30'u cinsel soğukluk, erekjiyon sorunu, orgazm olamama gibi bazı sorunları olduğunu itiraf ettiler.Amerikan Tıp Birliği Dergisi'nin son sayısında yer alan araştırmaya, yaşları 18 ile 59 yaşında arasında değişen 1.410 erkek ile 1.749 kadın katıldı. Yine aynı araştırmaya göre, seksten keyif almamaya yolaçan faktörler arasında stres, geçmişteki kötü deneyimler, kötü yaşam koşulları, düşük eğitim ilk sıralarda yer alıyor. 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Matematikte başarı da başarısızlık da genetik


16/9/2008 · Kategori: Genetik

                              Matematikle başı hoş olmayanlara iyi haber
     ABD’li araştırmacılar matematik zekasının genetik olduğunu kanıtladı. Buna göre, matematik sadece yeteneği olanlara öğretilebilen veya çok küçükken kavratılabilen bir ders. ABD’de yapılan bir araştırma sayılarla ilgili doğuştan gelen duyarlılığın, matematik yeteneğine sahip olmada okulda alınan eğitimden daha önemli olduğunu ortaya çıkardı.ABD’li bilim adamları matemetikte iyi olmanın, kişinin doğuştan sahip olduğu yeteneğe ve okula başlanan ilk yıllarda alınan eğitim olmak üzere iki faktöre bağlı olduğunu belirtirken, bu iki faktörün birbiriyle olan ilişkisini incelemek üzere bir araştırma yaptılar.Maryland’de bulunan John Hopkins Üniversitesi araştırmacılarından Justin Halberda, yaptığı araştırmada yaşları 14 olan 64 çocuğa tahmini sayı algılama (ANS) adı verilen bir ölçüm testi yaptı. Seçilen çocukların hepsi geçmişte çok benzer matemetik eğitimi almış ve 5- 11 yaş arasında düzenli olarak matematik testlerine girmişti.

     Halberda ve ekibi, katılımcılara bilgisayar ekranında yanıp sönen ışıklar gösterdi. Her ışık, mavi ve sarı renkte, 10-32 kez yanıp söndü. Deneklerden 200 milisaniyelik sürede akıllarında kalan renk ve yanıp sönen ışık sayısını söylemeleri istendi. Bazıları renkleri ve sayıları daha kolay algılayabilirken, bazıları da zorlandı. Tahminleri en yüksek seviyede yapan çocukların, zeka testlerinde en yüksek puan alan çocuklar olduğu ortaya çıktı. Halberda, deneklerin tümünün 5 yaşındayken, yani okula henüz başlamamış ve matematikle tanışmamışken IQ testine tabi tutulduklarını, testi başarıyla geçen çocukların IQ testlerinde en yüksek zeka seviyesine sahip olan çocuklar olduklarını belirtti.Daha önce yapılan bir başka araştırmada da, bir Amazon kabilesinde eğitim görmemiş çocuklarla Fransa’da eğitim görmüş çocuklara ANS testi uygulanmış, iki grup arasında bariz bir fark olmadığı ortaya çıkmıştı.

    Halberda, okulda görülen matematik derslerindeki başarı ya da başarısızlıkların büyük oranda genetiğe bağlı olduğunu söyledi. ABD’li araştırmacı ayrıca, ANS’nin güçlü bir test aracı olduğunu, buna rağmen yüzde 100 kesinliği olmadığını da sözlerine ekledi.


KAYNAK:teknolojivebilim.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Genlerle Besinlerin Etkileşimi ve Sonuçları


14/4/2008 · Kategori: Genetik

                    Yediklerimiz ve genler değil bunların etkileşimi öldürüyor

    Amerikan Newsweek Dergisi, beslenme ve diyet ile insanların genetik yapılarının nasıl etkileşime girdiğini anlama çalışmalarının tıpta yepyeni bir sayfa açtığını yazdı. Buna göre insanı öldüren şey, yedikleri ya da genleri değil, bunların karşılıklı etkileşimi.

     NEWSWEEK’in ‘Diyet ve Genler’ başlıklı çalışmasını kapak konusu yaptı. Dergide, sadece diyete dayalı sağlıklı yaşam tavsiyelerinin bir sona doğru gittiği, gelecek on yıl içinde, hastaların genetik profilleri temel alınarak sağlığa yönelik risklerin çok daha iyi anlaşılacağı ve daha uygun ‘kişiye özel’ beslenme planlarının üretilebileceği belirtildi. Bu çerçevede, bazı hastalardan brokoli yemeleri istenirken, diğerlerinden çok daha fazla brokoli yemeleri talep edilebilecek.Newsweek’e göre, tıpta çok yeni bir alan olan beslenme genomikleri  besin ve genler arasındaki etkileşimi çözümleyerek nasıl daha sağlıklı olunacağına ışık tutmaya başladı. Oysa eski paradigmaya göre iyi genler müdahale etmedikçe, kötü beslenme kalp-damar hastalıkları ve kansere yol açıyordu. Ancak yeni çalışmalar, bazı yiyeceklerin koruyucu ya da zararlı genleri harekete geçirirken, diğer yiyeceklerin bunlar üzerinde baskı kurduğunu gösteriyor. Alışılagelmiş beslenme tavsiyelerinin genel anlamda doğru olduğunu belirten uzmanlar, farklı ilaçların farklı insanlarda farklı tepkilere yol açmasının nedenlerini anlamaya çalışıyorlar. Beslenme ve genler arasındaki ilişkinin çok karmaşık olduğuna dikkat çekilirken, örneğin 150 ayrı tip genin şeker hastalığının bir türüne ve 300 ayrı tip genin de obeziteye cesaret verdiği belirtildi.

    Tufts Üniversitesi’nden Jose Ordovas, bu durumu bir elektrik paneline benzetiyor. Metabolizmada çok yüksek sayıda genin birbiriyle etkileştiğini belirten, Ordovas, bazı aydınlatma anahtarlarını tanıyoruz. Ama bazı insanlarda anahtara basınca ışık yanmıyor. Çünkü henüz hakkında bilgi sahibi olmadığımız başka anahtarlar var diye konuştu. Uzmanlar, elektrik panelinin iyi bir haritasının çıkarılmasının yıllar alacağına da dikkat çekiyorlar. Çalışmalar sürerken haritanın parçaları da ortaya çıkıyor. Örneğin, yeşil çayın içerdiği antioksidanlar, kalp-damar hastalıkları ve bazı kanser türlerine karşı önleyici güce sahip. Ancak bu güç, bazı kadınlarda ve göğüs kanserine karşı kendini göstermiyor. Güney California Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre, bu, COMT adı verilen enzim üreten genden kaynaklanıyor. COMT’un daha az aktif olan bir türünü üreten kadınlar, göğüs kanserine karşı yeşil çaydan daha çok yararlanıyor. Araştırmalar,farklı yiyeceklerin farklı genleri ve enzimleri farklı kişilerde farklı etkilediğini ortaya koyuyor.

 

APO E4 GENİ, HÜCRELERİMİZDEKİ GİZLİ AZRAİL

California Üniversitesi’nden Raymond Rodriguez, Gittiğimiz yeri görüyoruz. Tükettiğimiz yiyeceklerle ilgili tahminlerde bulunma işini artık aşıyoruz dedi. Apo E diye bilinen proteinin üretimini kontrol eden gen, kolestrol düzenlemesinde başaktör olarak görev yapıyor. Bu genin E2, E3 ve E4 diye bilinen üç türü var. En çok rastlanan türü E3. Ancak E2 türü yüksek olanların genelde kolestrol düzeyleri ortalamanın altında. Buna karşılık E4 türü, potansiyel bir azrail niteliğinde. E4, beslenme ile gelen bütün risk unsurlarını daha büyük birer canavar haline getiriyor ve Alzheimer, kalp-damar ve şeker gibi hastalıkların kapısını aralıyor. Uzmanlar, hastaların genom profillendirmesi temeline dayanan beslenme yöntemleriyle risk unsurlarına karşı daha iyi korunacağını ifade ediyorlar. Boston Üniversitesi’nden Dr. Victoria Herrera, Hastalara sonuç vermeyen tavsiyelerde bulunmak, bizi birer yalancı yapıyor. Genotip temelinde teşhis yaparak deneme-yanılmayla hataları aşabiliriz dedi.

SOYA VE KÖRİ YAŞATIYOR

Asyalıları hormona duyarlı göğüs ve prostat kanserinden koruyan nedir? sorusuna yanıt arayan uzmanlar, bu coğrafyada çok yaygın kullanılan soya’daki lunasin maddesini gösteriyorlar. Uzmanlara göre lunasin, 123 ayrı geni prostat hücrelerine karşı aktif hale getiriyor. Bunlardan bazıları, tümör gelişimini önlerken diğerleri hasarlı olan DNA’ları onarıyor. Çalışmaların yoğunlaştığı bir başka alan da köri ve içerdiği curcumin maddesi. Curcumin, kalp hastalığı, kolon kanseri ve Alzheimere karşı son derece etkili. Prof. Sally Frautschy, çok köri kullanılan Hindistan’da Alzheimer hastalığının en az görüldüğünü kaydetti. Frautschy ve nöroloji uzmanı olan eşi Greg Cole ise, beslenme genomikleri alanında ilerleme sağlandıkça, ilaç firmaları için de yepyeni fırsatların doğacağını belirtti. 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Genetik Biliminde Kadın


6/3/2008 · Kategori: Genetik

                                            Kadınlarda gevezelik geni var.

     Gevezeliğin de genetik olabileceği ortaya çıktı. Bilim adamları kadınların daha fazla konuşmasına bu genin yol açtığını sanıyor.

Kadınlarla erkeklerin konuşma alışkanlıklarındaki farklılık daha ana karnında kendini belli ediyor. Kız fötuslar, erkek fötuslara oranla ağızlarını % 30 daha fazla oynatıyor. Bu farklılık ileri yaşlarda da sürüyor. Yetişkin bir erkeğin ağzından günde ortalama 12 bin kelime çıkıyor, kadınlar ise yaklaşık 23 bin kelime sarfediyor.

                                    

 

Kadınlar daha gülümser

      İngiliz sosyolog Dianne Hales, cinsiyetlere göre konuşma alışkanlığını da inceledi. Buna göre kadınlar konuşurken muhataplarının yüzüne daha fazla bakıyor ve iki misli daha fazla gülümsüyor. Kadınlar beden dilini daha kolay deşifre ediyor, mimik ve ses tonundaki değişiklikleri daha hızlı algılıyorlar.

 

Yalanı da çabuk yakalıyorlar

     Sonuçta kadınlar anlatılanları daha kısa bir sürede anlayıp, konuşulan konu hakkında daha çabuk bilgi sahibi oluyorlar. Kadınlar, çok iyi birer konuşmacı oldukları kadar iyi birer dinleyici. Doğuştan sahip oldukları konuşma ve dinleme yetenekleri sayesinde yalanı da derhal yakalayabiliyorlar.

 

Giderek daha az gülüyoruz

     

   Almanya'da yapılan bir araştırmaya göre insanlar günde ortalama 6 dakika gülüyor.

 

Oysa bu süre 1950 lerde 18 dakika idi.

 

Günde 20 dakika gülmek sağlık demek.

 

Yetişkinler günde ortalama 20, çocuklar günde 500 kez gülüyor.

 

Bir gülüş ortalama 6 saniye sürüyor.

 

Gülerken çıkan nefes saatte 100 km hıza ulaşıyor.

 

Gülme esnasında akciğerdeki gaz değişimi 3-4 misline yükseliyor.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yaşlanmayı Durduran Gen


6/3/2008 · Kategori: Genetik

                                              Yaşlılık tarihe mi karışıyor?

     İnsanların genç kalmasını sağlayan bir protein vardır. Buna benzer bir protein tek hücreli bir bitki olan bira mayasında da  bulundu. Amerikan bilim adamlarına göre, bu gibi "hayat uzatma faktörleri" evrimin erken bir safhasında oluşmuşlardır ve halen birçok türün hücrelerinde vardır. Bu protein, hücrenin çekirdeği içinde bulunan "çekirdekçik" (nükleolus) denilen bir yapıyı koruyarak hayatı uzatmaktadır. Çekirdekçikte, hücrenin protein fabrikaları olan ribozomların önemli kısımları kromozomlardan kopya edilir. Boston’daki ünlü Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Leonard Guarente, çekirdekçik için. "Bu, hücrenin en hayati noktasıdır" demektedir. Guarente’in çalışmaları, Werner sendromu denilen bir hastalıktan esinlenmiştir. Bu hastalıkta WRN geninin görev yapmaması sonucu çocuk 20 yaşlarında ihtiyarlar; saçları ağarır, derisi buruşur ve yaşlılık hastalıkları, örneğin gözde perde (katarakt) ve kemiklerde erime (osteoporoz) başlar. Bu hastaların çoğu 50 yaşına varmadan ölür. Geçen yıl WRN geninin helikaz denilen enzimin sentezini sağladığı anlaşıldı. Helikaz, DNA ve RNA çift sarmallarının açılmasını sağlayan enzimdir. Demek ki bu moleküllerin açılamaması yaşlılığı getirmektedir.

                                  

     Bu arada Guarente, bira mayasının yaşlanmasını inceledi. Bu tek hücreli bitki "tomurcuklanma" ile çoğalır; yani ana hücrede önce bir çıkıntı oluşur, sonra bu çıkıntı koparak yeni bir bira mayası meydana getirir; bu sırada evlat hücre, ana hücrenin kromozomlarının bir kopyasını da almış olur. Ana hücre birkaç düzine tomurcuk verdikten sonra ölür. Araştırmacılar WRN geninin karşılığı olan SGS1 genini incelediklerinde şunu buldular:

    Mayada bu gen tahrip edilirse maya ortalama ancak 9,5 tomurcuk verebiliyordu; normal mayalarsa 24-25 kere tomurcuklanabilmekteydi. Guarante ve arkadaşları, SGS1 proteininin çekirdekçikte yoğunlaştığını buldular. SGS1’i kodlayan gen tahrip edilince çekirdekçik paramparça oluyor ve ana hücre erkenden ölüyordu. İlginç olarak, yaşlanan maya hücrelerinde de ölümden az önce çekirdekçiğin paramparça olduğu görüldü. Demek ki SGS1, çekirdekçikte DNA’yı çözerek ve sağlamlaştırarak hayatı uzatmakta yaşlılığı önlemektedir. Bu çalışmalar, yaşlılığı önleme geninin ve çekirdekçiğin yaşlılıktaki önemini ortaya koymuş bulunuyor.

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::